Uzun zamandır takip ettiğim bir blogger ve yaptığı işlerden bahsedeceğim bugün.

DEVLETŞAH ÖZCAN.

Aslında ön adı ve kızlık soyadını da yazsam neredeyse yarım paragraf ediyor ama na kısaca Devletşah diyoruz. Tıpkı blogunun adı gibi. DEVLETSAH.com

Türkiye’nin en ünlü bloggerlarından biri, ilk videoblogcusu. Yemek ve tarifler etrafına yarattığı sitesi görülmeye değer. Sadece yemek yok elbette. Hayattan, gittiği yerlerden, dinlediği müziklerden de bahsediyor ama blogunun ortaya çıkışı yine bir yemek tarifiyle olmuş. Yaptığı yemeği bir daha yapamayınca eşi bir site açmış ve ‘bundan böyle tariflerini buraya yazacaksın’ demiş. 2005’te oluyor bu. Ardından aylık dijital bir yemek dergisi YEMEK.NAME geliyor. Yemek.Name sadece dijital olarak yayınlanıyor ve ücretsiz. Bilgisayarınıza indirebilirsiniz.

Devletşah’ın blogu tasarımıyla, teknik altyapısıyla, kullandığı özelliklerle insanı şaşırtıyor. Klasik bir yemek blogundan çok öte. Tarifler? Onlar ayrı güzel. Podcast, vidcast gibi Türkiye’de çok az kişinin kullandığı yöntemlerle blog dünyasında ayrı bir yeri var. Yakın zamanda Selva makarna reklamına çıktı ve yine aynı marka için bir ünlü misafirlerini ağırlayarak bir yemek programı çekti. İnternetten yayınlanıyor. Tıklayın Devletşah’ın makarna tariflerini seyredin: bizimusulmakarna.com/

 

Devletşah Özcan yakın zaman önce anne oldu. 2 aylık bebeği Sufî ile maceraları devam ediyor. Kendisini biraz daha yakından tanımak ve yeni anne Devletşah’ın nasıl olduğunu öğrenmek için mini bir sohbet gerçekleştirdim. Buyrun Devletşah kendini anlatıyor:

Öncelikle kendini tanıtabilir misin? Ne eğitim aldın, kaç yaşındasın, ne iş yapıyorsun? 

1976 Bursa doğumluyum. Çevre mühendisliği eğitimi aldım. İş hayatına da o şekilde başladım. Çevre mühendisliği yaptığım firmada zaman içerisinde bambaşka görevlere getirilerek kariyerimde büyük değişiklikler yaşadım. Şu anda interaktif pazarlama danışmanlığı yapıyorum.

Siteyi nasıl açtın, neden yemek?

Bunun fıkra gibi bir hikayesi var.

Siteyi bir yaptığım yemeği bir daha yapamadığım için açtım. Genelde tariflerin başına bir şeyler geliyordu. Ya üzerine pişirirken yumurta kırılıyor, ya süt dökülüyor. Kirenince de çöpü boyluyordu. Bir de çöpü boylamasa bile ben orada yazana sadık kalmayı başaramadığımdan aynı tarife bakıp farklı yemek yapmayı başarabiliyordum.  Anlayacağınz, bir yaptığım yemeği ikinci defa yapmam pek mümkün olmuyordu. Herşey bundan 4 Mart 2005’te bir akşam yemeğinden sonra başladı. Eşim daha önce yaptığım bir tatlıdan yapmamı istedi. Bense her zaman yaptığım gibi bir kağıt parçasına yazdığım tarifi kaybetmiştim. Bunun üstüne peki o zaman “tiramisu” yap dedi. Onun tarifini de kaybettiğimi duyunca bana tertipli, düzenli olmanın faziletleri hakkında uzun bir nutuk çekeceğini sanıyordum. Ama sadece “Word’e yazsan, aradığın zaman kolayca bulursun” dedi. Ben hemen “Hiç işim yok bir de tarifleri bilgisayara geçireceğim. Hem bir müddet sonra uzadıkça uzar, aradığın bulunmaz olur” diyerek itiraz ettim. “Peki sen bilirsin” diyerek kalkıp bilgisayarın başına geçti.

Ben sofrayı toplayıp, akşam için çay demlemeye hazırlandığım sırada “Gelip bir bakar mısın” diye seslendi. Gidip baktığımda ekranda o gün pişirdiğim brokoli çorbasının tarifini gördüm. Blogum da açılmış oldu.

Hem çocuk, hem site, hem kariyer birlikte devam edebiliyor mu?

Sevdiğim yemekleri, gittiğim yerleri, okuduğum kitapları, dinlediğim müzikleri ve daha bir çok şeyi paylaşıyorum. Bütün bunları kadın gözlüğünden gördüğüm için belki de kadın kategorisindeyim. Bir yemek blogu kadar yemeğe yönelik değilim, bir gezi blogu kadar geziye yönelik de değilim. Ya da kişisel bloglar kadar özel hayatımdan bahsetmiyorum. Beni ben yapan şeylerden bahsediyorum. Dolayısı ile ailemizin yeni ferdi de hemen sitemde kendisine yer buldu.

Sûfî’nin hayatımıza katılması elbette birçok şeyi değiştirdi. Ancak, halâ yemek yiyor, gezmeye gidiyoruz. Dolayısı ile bunları aktarmaya çalışıyorum. Tabi yazılarda artık başka bir bakış açısı daha oluyor. ‘Buraya bebekle gidilirmiş ya da gidilmezmiş’, ‘Bu tarifi sütü arttırdığı söylenen bütün malzemeleri karıştırarak yaptım.’ gibi yorumlar ekleniyor. Eh şu anda hayatımın parçası bunlar.

Blog kısmı böyleyken, kariyer kısmına biraz dur dedim. Bir bebek sahibi olmaya karar verdiğimizde, eşime söylediğim ilk şey ‘bakıcılar büyütsün diye bu çocuğu yapmayalım. İlk yıllarında sürekli yanında olabilelim, biz büyütelim.’ Hiçbir zaman kariyer düşkünü olmadım. Tek hırsım, yaptığım işi en iyi şekilde yapmak konusunda oldu. Zaten bu istek siz talep etmeseniz de gerisini getiriyor. Nitekim kariyerime bu sebeplerle tam dur demiş sayılmam. Yaptığım iş gündemi, yenilikleri takip etmeye dayalı, dolayısı ile ben de buna devam ediyorum. Haliyle karşı tarafların gösterdiği anlayışla bazı işlere evden, bebeğinizin yanından devam etmek mümkün oluyor.

 

Gelelim Anne Devletşah’a…

Anne Devletşah epey oyuncu birisi. Kendimi bildim bileli oyun oynamaktan keyif alırım. Hemen hemen her türlüsünden. Bilgisayarla oynananından tutun da en ilkeli taşla oynananına kadar. Dolayısı ile Sûfî’nin daha minicik olmasına bakmadan onunla oyunlar oynuyorum. Zaten kendisi oyuncak bebek gibi. Oyunların bazıları beni eğlendirirken bazıları onu eğlendiriyor. Örneğin kukla çok severim. Yıllardır İstanbul Kukla festivalini kaçırmam. Evde de birçok kuklamız var. Onlarla Sûfî’ye gösteriler yapıyorum. O da ilgi ile seyrediyor. Olayı kavrayamasa da hayvanları nesneleri yavaş yavaş tanımaya başladığını düşünüyorum.

Bazen uyku öncesi Mozart, Beethoven, Vivaldi eşliğinde dans ediyoruz. Ama çoğunlukla uydurduğum masalları anlatıyorum ona. Başrol oyuncusunun Sûfî olduğu masallar. Bazen dalgıç olup balıkların peşine düşüyor, bazen de pilot olup kuşlarla konuşuyor.

Anne olmak bugüne kadar yaptığım en zor iş. İnsanın bütün gün kendi kendine konuşması kadar zor birşey yok. Malum ne ekerseniz onu biçersiniz. Ben şimdi hayal gücü, mutluluk ve sabır ekiyorum. Gerisini hep beraber göreceğiz.

 

Kendisine teşekkür ediyorum.

Devletşah’ı Twitter’dan da takip edebilirsiniz @devletsah