Çocukla düğüne gidince… hem de uzaklarda bir düğüne…

İki günlük hafta sonu gezimize Koriş’i de dahil etmeye karar verdik son anda. Saat farkı 1, Almanya, yolculuğu seven bir çocuk… bu kararı almamız çok zor olmadı. Cuma akşam üzeri gidip, Pazar akşam dönecektik. Cumartesi öğlen kilisede tören, öğleden sonra bahçede pasta ve kahve ikramı, akşam da düğün yemeği. Akşam dediğime bakmayın. Almanlar için akşam saat 6 demek. Bizim gibi 9-10’da düğün yemeği?!? Yemek saati de Koriş’e uygun, zaten ‘eller havaya’ bir eğlence de olmayacağına göre en iyisi minik böceği de yanımızda götürmeliydik.

Bir önceki giriş yazımda bahsettiğim gibi, her şeyi çok bilen anne – BEN- Koray’ın pusetini unutmuştum. Slingo elbette günün kurtarıcısıdıydı ama düğüngecesi Koriş’i 1 saat bile olsa pusetinde uyutmayı planlıyordum. Ya da Pazar günü fırsat bulabilirsek gideceğimiz Legoland’de ihtiyacımız olacaktı. Onun dışında emzikler, biberonlar ve benekliler yanımızdaydı. Yatak almadım bu sefer. Üçümüz iki gece koyun koyuna uyuruz, diye düşündük. İyi ki de öyle yapmışız. Yatağımız o kadar büyüktü ki, ikinci bir çocuk olsa rahat rahat yatardık.

Cuma akşam 5.30 yani Türkiye saatiyle 6.30’da indi uçağımız. Araba kirala, Ulm’e git, oteli bul, arkadaşlarla buluş, yemeğe git derken oldu mu saat 8?!? Allahtan uçakta uyudu da yemek yiyecek kadar enerjisi vardı. Saat 9’a doğru Koray restoranda sürünmeye başlarken odaya çıkmaya karar verdim. Ayarları bozulmuş 2 yaşındaki yaramaz bir erkek çocuk ne yapar? Valla bizimki duvardaki apliklere tırmanmaya kalkmıştı en sonunda. Yine de odaya gidip kısa bir duştan sonra uykuya geçmesi uzun sürmedi. Beni esas endişelendiren sabah kaçta kalkacağı idi. Koray’ın yataktan inmeye çalışmasıyla uyandım. Saat 7:30. A süper dedim bir an. Oysa Türkiye saati 6:30 demekti. Koray yine bildiğini okudu, her zamanki saatinde kalktı. Üstelik de uykulu belli. Yoğun bir gün olacaktı, bakalım nasıl geçireceğiz diye içimden geçirdim.

2 yaş gıcıklığından mıdır yoksa çıkmaya çalışan dişlerinden midir nedir Koriş bir gün yemek yiyor ise bir gün yemiyor. Süt ve meyve ile geziyor. Yediği günler de doyuramıyorum. Almanya’daki ilk günümüz de 3 lokmadan sonra yemeğe itirazla başladı. Uzun süredir Nutella sokmuyordum eve sırf bu iştah durumu yüzünden. Sofrada dev Nutella kavanozunu görünce gözü döndü, ‘Cuguu’ diye bağırdı, 4 lokma ekmek üstü cugudan sonra yine itiraz. Sinirlenme annesi sinirlenme… 1 2 3 4 5… Hadi o zaman törene yetişeceğiz.

Bir Alman Düğünü…

Sabahtan resmi nikah için belediyeye gidildi. Biz, abur cubur alışverişi yapacağız diye yetişemedik:)

Bizim romantik çift ormanın ortasında, en yakın şehre 20 dakikalık mesafede bir kilisede evlenmek istemişler. Yemyeşil, göz alıcı bir doğa, Robin Hood filmlerindeki gibi bir orman ve eski bir kilise. İnanır mısınız, tüm davetliler tam saatinde hazır bulundu. Tahmin edin ne oldu? Koray yolda uyuya kaldı. Annesi töreni seyredemedi, arabada bekledi.

Neyse ki, kilisenin bahçesindeki güvercin merasimine yetişti. Alman arkadaşlarımız gelinlik ve damatlığı Türk esintileriyle hazırlattılar. Bursa’da. Hatta ‘biraz fazla Türk olduk ama olsun.’ diyorlardı.

Törenden sonra gelin arabası en başta konvoy halinde günün geri kalanı için otele döndük. Yol boyu kornalar çalındı, yoldaki insanlar durup el sallıyorlar. Şaşırdık. Acaba dedik Almanları da mı Türkleştirdik. Kesin orada yaşayan Türklerden gördüler diye düşündük. Sorduk. ‘Evet’ dediler. Eskiden konvoy-korna yokmuş.

Tüm bu sırada Koriş ne yaptı? Uyudu. Tam 2.5 saat arabada uyudu. Otele vardığımızda uyandı. Şaka gibi.

Otelin arkasındaki küçük bahçede kahve ve pasta ikram edildi. Düğün yemeğinden önce soluklanma. Koriş orada da park buldu kendine. Durdur sıkıysa. O önde biz arkasında daldık salıncakların, kaydırakların arasına.

150 kişilik bir düğün. Sade. Şık. Romantik. Düğün, otelin bahcesindeki eskiden ahır /samanlık olarak kullanılan, yakın zamanda restore edilen ahşap bir yapıda gerçekleşti. Masalar gelinin Türkiye’den getirdiği süsler, kurdelalarla süslenmiş. Dev şamdanlar ve loş ışıkları eşliğinde gerçekten romantik bir düğün yemeği. Koriş için de masada bir isim kartı ve ahşap mama sandalyesi vardı.

9’a kadar ancak dayanabildi ve annesi her zamanki gibi odanın yolunu tutmak zorunda kaldı. Biraz daha kalamadık çünkü oyalanması için verdiğim stickerları en son gelin ve damadın alnına da yapıştırmaya başlamıştı. Olsun oğlum o kadar uyumluydu ki o ne isterse yapmak zorundaydım. Dayanabileceği kadar dayandı. Masadan bir iki sefer inmek istedi. ‘Olmaz’ dedim. Dudaklarını büktü ama vazgeçti diretmekte. Korişi kaptığım gibi odaya çıktık. Hızlı bir banyo-süt-diş fırçalama seansından sonra yatağa yatırdım. Ben daha üzerini örtmeden çoktan rüya görmeye başlamıştı.

Almanya izlenimlerim…

Türkiye’de yaşayan Alman arkadaşlarımızın düğünü için bulunuyorduk. 5 senedir Türkiye’de yaşıyorlar. İşlerinin bir ayağı burada olduğu için gelmişler. Çok mutlular. Almanya’nın düzeninden ve sıkıcı hayatından bunaldıklarını buraya gelince anlamışlar. Şimdi sadece tatillerde gidiyorlar ve 1 haftadan fazla kalamıyorlar. ‘Boğuluyoruz’ diyorlar. Biz de ne zaman Almanya’ya gitsek, ‘şu düzene, temizliğe bak’ diyoruz. Göze kötü gelen bir tane şey yok. Yollar, binalar, doğa… Her şey pırıl pırıl. Çiftçilikle geçinilen en küçük yerleşim birimleri bile İstanbul’daki sitelerden derli toplu. Nasıl oluyor anlayamıyorum. Evet devlet son derece sıkı, kanunlar belli, cezalar katı ve kesin uygulanıyor, insanlar da bu düzene uymak zorunda kalıyorlar. Yine de sırf kanunlarda yazdığı için değil. Bu insanlar çevrelerine saygılı.  Belki evlerinin içi pistir ama kapılarının önünü temizlerler. Bizde tam tersi: ayakkabılar kapının önünde çıkarılır, eve dahi alınmaz ama sokağa çöp atılır, ağaç kesilir, hayvanlar sokağa atılır. Bizim Almanlar Türkiye’deki çevre temizliği, doğa-hayvan saygısızlığından rahatsızlar ama geri kalan her şeyi çok seviyorlar. İnsanların sıcak kanlılığını, iki rica ile yapılamayacak olanın yapılmasını, hareketi, gürültüyü, neşeyi seviyorlar ve biz bunun kıymetini bilmiyoruz.

0

1 Yorum

Leave a Reply