Gezi notlarına devam…

Washington D.C.’de verdiğimiz 3 günlük molanın ardından bu seyahatin amacı olan Los Angeles‘a gitmek üzere yola çıktık. Havaalanına giderken Sarp’ta da, bende de aynı endişeli ifade vardı. 5-6 saatlik uçak yolculuğumuz nasıl geçecekti? Uçak öğlen saatinde. Koray 45 dakika uyuyup kalkacak mıydı yoksa jetlag’den kalma yorgunlukla sessizliğe mi bürünecekti tüm yol?

Her zamanki gibi havaalanında abur cubur peşinde koştuğumuz için uçağa en son biz bindik. Biz yerimize oturduk ve 5 dakika sonra hareket ettik. Rezil olduk kısaca. Neyse ki çocukluyuz da millet az çok anlamıştır diye düşünüyoruz. İnanılmaz bir şey oldu. Uçak kalktı, Koray esnemeye başladı. Hemen ona yer yaptık aramızda, sütünü içerken uykuya daldı. Kaptanın ¨Los Angeles’a inmek üzere alçalıyoruz.¨ anonsunu duyunca bir kaldırdık Koray’ı. Hepimiz nasıl mutluyuz. Bizimki şaşkın. Akşam olması gereken yerde hala güneş batmamış. 3 saat daha geri gittik. Türkiye’den 10 saat. Ama biz karı-koca çok mutluyuz. Enerji dolduk bir anda. Seviyoruz bu şehri. Akdeniz iklimi sanki ama bunaltmıyor, terletmiyor.

Hollywood tepelerinden okyanusa Los Angeles’ın panaromik resmi için tık tık.

Los Angeles 1781’de İspanyollar tarafından The Village of Our Lady, the Queen of the Angels of the river of Porziuncola adıyla kurulmuş. Zaten şehrin ismi de İspanyolca. The Angels – Melekler anlamına geliyor Los Angeles. Daha sonra 1821 yılında İspanya’dan ayrılıp Meksika’nın parçası haline gelmiş. En sonunda da Amerika, Meksika’dan Los Angeles ve tüm California‘yı satın almış. Bugün California dünyanın en büyük 5.ekonomisi olarak bir çok ülkeyi geride bırakıyor. Zaten boşuna demiyorlar, ‘dünyanın iş, uluslararası ticaret, eğlence, kültür, medya, moda, bilim, teknoloji ve ekonomi merkezi’ diye.  Hollywood ve Silikon Vadisinin varlığı yetiyor zaten.

Klasik Los Angeles tarifi vermeyeceğim çünkü yolunuz düşerse gerçekten ne ile,  nasıl bir şehir ile karşılaşacağınızı, artı ve eksileriyle anlatmak istiyorum:

Şimdi herkesin kafasında Los Angeles dendiğinde-hatta biraz daha havalı şekilde LA diyeyim, uçaktan iner inmez spot ışıklarıyla gözünüzün kamaştığı, mimarisiyle şaşırtan, kaldırımlarda Angelina Jolie-Brad Pitt gibilerin dolaştığı, herkesin cebinde $1000’lık banknotlarla gezdiği bir yer geliyor. Yok değil valla. İner inmez eğleneyim istiyorsanız en güzeli Las Vegas’a gidin. Elinize aldığınız bir şehir haritası ve gidilesi yerler kitapçıklarıyla bu şehirden eliniz boş ve hayal kırıklığıyla dönersiniz. ‘Hollywood’u gördük, başka da bir şey yokmuş’ dersiniz. İyisi mi siz, şehri iyi bilen biriyle gezin. Çünkü yaşamayanların bilemeyeceği gizli bir yer Los Angeles.

Bir kere uçsuz bucaksız bir şehir. En zengininden en fakirine evsiz – homeless diye tabir edilenler dışında herkesin bütçesine göre arabası var.

Toplu taşıma? Şehir içi otobüsler var, taksi var ama siz araba kiralayın. Zira korkunç bir seyahat geçirirsiniz. Dedim ya çok büyük. Yüz ölçümü elverişli olduğu için yayılmışlar. Hem de İstanbul gibi tıkış tıkış değil. Yay-gitsin. Evler 1-2 katlı genelde. Apartmanlar da 3 katlı. Downtown ve Westwood civarındaki Plaza’ları saymayın. İki elimin parmaklarını geçmez.

Temiz, pırıl pırıl. Ayakkabı sokağı kirletir mi? diye düşünebilirsiniz. Kardeşim’in eve girip de ilk yaptığı şey ayakkabılarının altına bakmak oldu. Yeni aldığı ayakkabılarında toz yoktu çünkü. Açık alanda toprak yok, çamur yok. Yağmur yağıyor, birikinti yok.

‘Dünyanın en tehlikeli sokak çeteleri LA’de’ diye haberler yapılıyor. Ancak sanılanın aksine güvenli bir şehir. Oturup da gece yarısı Downtown, Hollywood, Korea Town gibi mahallelerde gezmeyin olsun bitsin.

Hollywood demişken. O filmlerdeki gibi bir yer değil. Burası gündüzleri, turistlerden dolayı güçlükle yürünen, akşamları belli bir saatten sonra ise fuhuş ve uyuşturucu yuvasına dönüşen bir yer. Hollywood kaldırımlarında adı yazan, eli izi olan yıldızlar burada yok. Beverly Hills ve Malibu’daki evlerindeler. Gece nasıl, diye merak ediyorsanız, arabayla Hollywood Bulvarından geçin ve gidin. Zaten buradaki kafe, bar ve restaurantlar da oldukça turistik, servisler özensiz ve yemekler orta çoğu zaman da kötü.

Yukarıda da bahsettim Akdeniz İklimi gibi. Tam da değil çünkü burada insanı bunaltan, hayattan bezdiren nem yok. Cildi çok kuru ve hassas olanların yanlarında ekstra nemlendirici getirmeleri önemle duyurulur.

Trafik durumu: yoğun akıcı. İstanbul kadar olmasa da trafik var. Bazen 15 dakikada gidebileceğiniz yolu 45 dakikada tamamlıyorsunuz. Yollar 30 şerit o ayrı. Üstelik beton alt yapısı var. Bozuk değil veya yama yok. Ancak hız limiti 65 mil ve trafik kurallarına uymazsanız oldukça büyük cezalar var. Park için de aynı şekilde. Yollardaki tabelaları iyice okumanız gerekiyor. Kaldırım kenarları kırmızıya boyalıysa sakın sakın sakın park etmeyin. Yangın musluğunun önüne-yanına ASLA park etmeyin. Yoksa hiç gözünüzün yaşına bakmadan ‘ay kocam 5 dakikaya gelcek’, ‘ben hamileyim’, ‘arabada çocuğum var’ı kabul etmeden bileti(!) kesiyorlar. ‘2 dakika dursun bir şey olmaz, gelen giden polis de gözükmüyor zaten’ dediğiniz an, bisikletli bir görevli çıkagelir haberiniz olsun.

Obez Amerikalı?!? Burada obezite yok. Ben 2-3 kişi görmüşümdür en fazla.

Bir sürü müze, konser, müzikal etkinlik var. Biz Türkleri, Paris Louvre dışında çok az müze etkiliyor. Amerika özellikle de California tarihi çok eskiye dayanmadığı için çok görkemli parçalar yok ama koleksiyonerlerin değerli resim ve heykellerinin olduğu müzeler var.

Wilshire Bulvarı üzerinde öğrencilerin arasından Beverly Hills’e oradan korkutucu Korea Town’a en sonunda da Downtown’a varabilirsiniz. Biraz daha kuzeye ilerlerseniz Meksikalıların çoğunlukta yaşadığı ve kendinizi çetelerin içine düşmüş gibi hissedebileceğiniz mahallelerde bulursunuz kendinizi. Hepsi iç içe. Hepsi aynı yerde ama herkes sınırında.

Oraya gittiğinizde ne yapıyorsunuz? Neden hep LA? diye soruyorlar bize. Ben de Sarp’ın yanına ilk gittiğimde ‘bu şehrin neresine bayılıyor ki?’ dedim içimden Parisienne kişiliğimle. Meğer yaşayan bir şehirmiş burası. Yaşadıkça öğreniyorsun, öğrendikçe bağlanıyorsun.

Aslında istediğiniz her şeyi yapabilirsiniz. Sörf yapabilirsiniz. Bir sürü kumsal var, denize giremeseniz de-çünkü soğuk akıntısı geçiyor, ben girdim o başka- alın kitabınızı, derginizi güneşlenmeye gidin. Tematik parklar var şehrin biraz dışında. Disneyland. Söz etmeye gerek var mı? Universal Studios, Six Flags… Ya da dünya mutfaklarını mı tatmak istiyorsunuz? Downtown Little Tokyo’daki Shabu Shabu Japanese Steak House’a uğrayın önce. Sonra Malibu’da gizli bir cennet Paradise Cove’a gidebilirsiniz. Deniz kenarında kumsalda martılarla yan yana içkinizi yudumlayıp güneşi batırın burada. Akşam Sunset Bulvarındaki gece klüpleri her zaman favori. Programları iyi takip etmeli. Hafta sonu aktivitesi olarak bir kaç saat uzaklıktaki Big Bear’a gidip kayak yapabilirsiniz. Şaşırdınız değil mi? Ya da Long Beach tarafına inin. Queen Mary’yi bir görün. Biraz daha aşağıya San Diego’ya da gidebilirsiniz. Dünyanın en ünlü hayvanat bahçesi neredeydi? San Diego elbette. Ya daaa doğuya doğru ilerleyin 3-4 saat sonra Las Vegas’ın parlak ışıkları gözlerinizi kamaştırsın, gece-gündüz birbirine karışsın.

Anlatmak, yazmak, yazmak için düşünmek bile suratımda bir gülümsemeye neden oluyor.

Detaylar, en sevdiğimiz restaurantlar, alışveriş noktaları bir sonraki yazıda :)