İnsan bir kere anne-baba mertebesine ulaştıktan sonra geri dönüşü olmuyor. Bir zaman sonra bunalıp sıkılıp ‘yok ben yapamayacağım, bu görev bana ağır geldi, kendime vakit ayıramıyorum. Teşekkür ederim ama ben almayayım, üstü sizde kalsın’ diyerek iade edecek halimiz yok çocuğumuzu. İşte bu noktadan sonra aklıma yeni bir soru geliyor:

İnsan çocuğu için mi yaşamalı sadece?

Daha açık sorayım;

Hayatının merkezi çocuk mu olmalı yoksa

anne-babaya ayak mı uydurmalı çocuk?

Tamam biliyorum denge‘den bahsediyoruz hep. Evde denge, ilişkilerde denge, disiplinde denge. Peki konu çocuklu hayat olunca dengeli miyiz? Yoksa çocuğum da çocuğum durumunda mıyız? Ya nefes almak, kendinle baş başa kalmak, evin dışında çocuksuz bir kadın olabilmek, kocanın aslında sadece bebeğinin babası olmadığını anlamak, kocanın seni arzuladığını fark etmek… bunlara da ihtiyacı var insanın. Bir anne, kadın olduğunu hatırladığında ya da yaptığı kısacık bir hafta sonu kaçamağında çocuğuna yer vermediği için kötü bir anne midir?

Düşüncesi bile bazen ürkütüyor, çelişkiye sürüklüyor. Oysa böyle olmamalı. Nerede denge? Ev dışında çalışan, bir ofis hayatı olan anneler sanırım daha kolay üstesinden geliyorlar bunların. Eve, çocuklarını özleyerek gelmiş oluyorlar. Gün içinde yaşıtlarıyla vakit geçiriyor olmanın verdiği bir rahatlama yaşıyorlar. Belki farkında değiller ve çoğu zaman ‘keşke evde, bebeğimin yanında olsam hep’ diyorlar ama çalışma hayatının insana başka bir dinamizm getirdiği ortada. Çocukla geçirilen zaman daha bir kaliteli oluyor sanki. İş ortamı stresin haricinde son derece keyifli olabilen sosyalleşme sağlıyor.

Çalışmayan, hayatı çocuğu olmuş bazı kadınlar tarafından eleştiriliyorum sürekli. Şikayet ediyormuşum çocuklu hayattan. Madem yapmışım çocuğu ayıla bayıla, bakacakmışım ses çıkarmadan. Çocuğum ileride bu yazdıklarımı okursa üzülür, ‘annem beni istemiyormuş’ diye düşünürmüş. Artık anneymişim. Ruhani bir varlığım ben anlayacağınız. Bu ‘anne’ olmak ne büyük bir mesele kimileri için. Bana öyle geliyor ki kadın olduklarını tamamen unutuyor bu ruh halinde olanlar. Annelik öyle muhteşem bir şey ki gözleri kamaşıyoradeta. Hep anne olmak istiyorlar. Uykusuz kalmaya madalya verilse göğüslerini gere gere taşımaktan memnun olacak haldeler. Fedakarlığın sözlük anlamı bile yetmiyor onlara. Eşmiş, dostmuş önemli değil artık. Varsa yoksa çocuklar. Başka bir konu hakkında fikirleri de kalmıyor. Dünyada neler olup bitiyor, savaş mı çıkacak, benzine zam mı gelmiş, umurlarında değil. Umurlarında olur belki de farkında değiller, diyelim. Hele hele çocuk harici bir program yapmak?!?! Şakası bile komik değil. Böyle acayip bir şey işte annelik. Bir dönem hepimiz geçtik bu tünelden. Çabuk çıkmaya bakmalı aydınlığa. Yoksa olmayan denge yüzünden tepetaklak olur hayat.

Bir de benim gibiler var. Evden çalışan anneler. Hem şikayet ederiz devamlı evde olduğumuz için, hem de çocuğumuzu kimmmmselere bırakamayız. Onunla aynı havayı solumazsak yaşayamayız zannederiz. Tabi bir yandan da ‘akşam olsa uyusa’ diye aklımızdan geçiririz. Ama genel anlamda mutluyuzdur. Öyle hissederiz en azından. Çok yoğun olmasa da, dışarıya toplantılar harici çıkmasak da çalışıyor olmanın verdiği hazzı küçük çaplı da olsa yaşarız. Hem birisi kucağımızda çocuğumuzla gördüğünde ‘eee sen neler yapıyorsun bakalım?’ diye sorduğunda gururla ‘çalışıyorum, evden çalışıyorum ben’ diye gözümüzü devire devire cevap veririz. Bazıları kodlarımızı hemen çözer: çocuğunu bırakamadığı için evden takılan, çalışmaya çalışan kadın. Kariyer odaklı bir hayat olmadığı belli bizimkinin.

Duyanlar görenler ‘a süper, çok şanslısın’ der. Fena sayılmaz elbette ama bu sefer de şikayet etmeye hakkımız olmuyor. Çalışan kadın yorgun, stresli. Çocuğunu görememekten bir de eve gidip iş yorgunluğu üzerine ev işi ve çoluk çocuk ile uğraşmak zorunda olduğundan şikayet eder. Çalışmayan anneler ise kronik yorgun. Bütün bir gün çoluk çocuk peşinde koşmaktan, ev düzenini sağlamaktan başka bir şey yapmadıkları, yapamadıkları için hem yorgunluktan hem de asosyal olmaktan yana şikayet ederler. Oysa bizim şikayet edecek neyimiz var? Haklılar. Herkes kendince haklı. Her işin, her durumun zorluğu başkadır. Çekmeyen, yaşamayan anlayamaz. Doğrusu çocuğu olsun olmasın, kadın, erkek fark etmez, herkesin yaşamında memnun olmadığı anlar vardır. Şikayet eder, şükreder, değiştirmeye çalışır, kabullenir, sonra yine şikayet eder. Mutlu olmaya çalışır ama yorgundur. İsyan eder. Susar. Şükreder. Bu böyle bir kısır döngüdür.

 

İşte bu tespitlerim beni ‘Çocuktan sonra yaşam var mı?’ sorusunu sormaya itti. Bir kere kendiniz bir dengeye koymaya çalışsanız bile çevreden ‘sen annesin’, ‘siz anne-babasınız’, ‘çocuğunuz var ama’ hatırlatmaları yapılıyor. İyi de ben biliyorum durumu. Çocuk benden çıktı.(!) Bazı hayaller kurarken, planlar yaparken dahi çocuklu olduğumuz mutlaka gözümüze sokuluyor. İnsan biraz da bencil değil midir? İtiraf edelim şimdi. Sırf kendinizi düşünmüyor musunuz bazen veya ‘beni kim düşünüyor, ben neyim, kimim, kimin umurunda?’ diye ağlamak gelmiyor mu içinizden? Gelmesi lazım. Normali bu. Kendimizi düşünmezsek, sevmezsek devam edemeyiz yaşamaya. Tükeniriz. Yitip gideriz.

O yüzden önce kendimizi seveceğiz, kendimize iyi bakacağız ki her şey iyi olsun!